Thursday, April 17, 2008

Deneyelim bakalım

Deneyelim bakalım, bir de bilgisayarda yazmayı deneyelim birşeyler. Sebep? Belki yazdıklarımı paylaşmak için daha elverişli bir ortam bulurum, yazdıklarımı okuyacak birilerini. Hiç yayınlamasam bile, istediğim an yayınlayabilmek üzere saklarım. Hepsini boşver, yanlış yazdığım bir şey düzeltmek çok daha kolay olur.

Nerede kalmıştım; kısa bir biçimleme vs arasından sonra tekrar başladım yazmaya. Bir avantaj daha geliyor aklıma hemen: Klavye ile yazmak elle yazmaktan çok daha kolay geliyor bana. Acı bir gerçek mi bu, yoksa sevinilecek bir şey mi, karar veremiyorum. Belki bu kadar teknoloji bağımlısı, kalem kağıttan bu kadar kopuk olmak hoş değil. Belki de doğal olduğundan emin olduğum için sorun değildir.

Gelelim asıl yazma nedenime, şu cümleye: “Olm ne zaman adam olacaksın sen!” Az önce kendime söyledim bunu, çoğu zaman olduğu gibi beğenmediğim bir hareketimden, hoşlandığım bir kızla yaptığım bir telefon konuşmasından sonra.

Kiminle konuştuğum çok önemli mi? Aslında kayıtlara geçmesi açısından evet: Neslihan. Çalıştığım şirkette sıksık dans ettiğim hoş ama benden epeyce uzun bir kız.

Ne konuştuğum önemli mi? Kelimesi kelimesine tabii ki değil. Ama konu kısaca yarın (Cuma) akşamı bir tiyatroya gitmek, öncesinde birşeyler yemek, sonrasında belki de eğlenceli içkili biryerlere gitmekti.

Ne yanıt verdiği önemli mi? Aslında evet; hala da önemli olduğunu düşünüyorum: Konuşmamız fena değildi belki, bulaşık makinesinden tabak boşaltmaktan başlayıp, hafifçe yalnızlığa ve arkadaşların dağılmasına dokunduk, sonra da “Yine bir aktivite teklifiyle karşınızdayım” dedim. Hani kelimesi kelimesine anlatmayacaktım konuşmamızı? Neyse, asıl ekşime burada oldu işte: O daha teklifimi bile duymadan isteksik olduğunu belli etti. Ben de konuyu fazla uzatmadan yarın tiyatro linkini kendisine göndereceğimi, fikrini değiştirirse düşüneceğimizi söyleyerek kapattım.

Peki sorun ne? Sadece reddedilmek mi? Bundan çok daha fazlası olduğunu hissedebiliyorum. İçimin boş olduğunu, gitgide daha yalnız ve arabesk olduğumu, kendime güvenimi ve gençliğimi yitirdiğimi hissediyorum. Belki de bunları artık hiç düşünmeden ve çok da umursamadan yazdığımı (üstelik bilgisayara yazdığımı) farkederek endişeleniyorum.

Kendimde annemi veya babamı görüyorum sanki. Söylediğim cümleler kendime bile boş geliyor. Özellikle başka insanlarla konuşurken. Aslında insanların tümüyle değil, sadece kendimi beğendirme endişesi duyduğum insanlarla konuşurken. Hakkaten yaw, bunu sanki şimdi yazarken farkettim: Kendimi beğendirmek istediğim insanlar. Böyle insanların varlığı bile, artık benden bağımsızlığını ilan etmiş olduğunu düşündüğüm mantığıma hemen ters düştü. Daha doğrusu kabul etmek istemedi meret böyle insanların var olduğunu, var olmasını doğru olduğunu. Hemen karşı düşünce üretti: Bunun yanlış olduğunu bilmiyor musun? Kendini kimseye beğendirmekle uğraşmıyor olman lazım! Ama öyle değil işte, insanların beni beğenmesi, en azından normal bulması önemli geliyor bana. Peki normal bulmadıklarını mı düşünüyorum? Aslında çok da emin değilim. Kendimden çok daha garip insanlar görüyorum çevremde. Belki bu da geriplik/normallik takıntımın bir ürünü sadece. Ya da belki de ben de sadece o gariplerden biriyim.

Konu dağıldı biraz farkındayım. Belki bilgisayarda yazıyor olmanın acemiliği, belki konunun karmaşıklığı veya utancı... Annem ve babamdan bahsediyordum. Birisi bazen kendi yaptığım boş konuşmaların ondan geldiğini düşündüğüm, diğeri diğer insanlarla iletişim kurmakta zorluk çektiğini düşünmekten öte buna inandığım, ama yine de bana övünecek birşeyler bıraktıklarını düşündüğüm insanlar. Herşeye rağmen şükredilecek halde olduğum düşüncesi ile konuyu “Tanrıya şükür” noktasında getirmekten korkarak, yine de beni dünyaya getirip hiç kötü sayılmayacak bir miras verdikleri için onlara minnettar olduğumu, onları sevdiğimi herşeyden önce belirtmeliyim.

Ama konu bu değil! Konu, mirasımın üstüne ne kadar da az şey ekleyebildiğim. Hoşlandığım kızla telefonda konuşurken, onu tiyatroya davet ederken, konuşan kişinin kendim olduğundan emin olamamam. Bu ben miyim? Ben kimim? Ne zaman kim olduğumdan emin olacağım? Bunlar için hala kendime bir yanıt verememem. Evet konu bu. Telefonu kapattıktan sonra hissettiğim tam olarak buydu: Neslihan’la konuşurken ben olduğumdan emin değildim. Kapattıktan sonra “Onunla kendim gibi konuştum” diyemedim, bunun için de 31 yaşında bir insan olarak kendime kızdım ve kızdığıma kızdım. Hala cızırdayan bir radyo kullandığıma, aylardır bir çift ayakkabı alamadığıma, arkadaşlarımın beni arayıp sormadığına, yıllardır yeni arkadaşlar edinemediğime, yeni arkadaş edinmenin yıllar aldığını bildiğim halde yine de bunun için moralimin bozulmasına, sürekli büyüyemediğimi düşünmeme kızdım, kızdım, KIZDIM...

Bilgisayar karşısında yazmak daha yorucu sanki. Zaten tüm günüm bilgisayar karşısında, bir de 40 yılda bir olsa da düşüncelermi, duygularımı bilgisayarda yazmak bana yanlışmış gibi geliyor. Şu bağımsız mantığım böyle diyor. Duygularımsa bilgisayarda yaz, sonra da bunları nette paylaş, en azından hayatının geri kalanında düşüncelerinin ve duygularının bilinme ihtimali olsun diyor. Kim olduğun anlaşılmasın, ama duyguların erişilebilir olsun, hatta bu konuda insanlarla yazış diyor. Mantığım da “duygularını dinlemeyi sakın ihmal etme” demesin mi? Şimdi gel de nete bağlanıp bunları yayınlama...